Papatya Günlüğü
Neden benim değilsin sen?! Nasıl bir şirinsin böyle ya!

Neden benim değilsin sen?! Nasıl bir şirinsin böyle ya!

“Aşk; nefret etsen bile elini bırakmamaktır.”

Bence aşk, budur. Aşk nedir ya da? Çok sevmek mi? Çok istemek mi? Her an yanında olmak mı?

Çok düşünüyorum ama bulamıyorum aşk tam olarak nedir. Hayal kuruyorum sadece. Yemyeşil çimlerin üstüne uzanıp, masmavi gökyüzündeki beyaz bulutları izlediğimizi düşlüyorum mesela. Susarak ne çok şey anlattığımızı hayal ediyorum. Sessizce haykırıyoruz sevgimizi, bunu hissediyorum. Seni hissediyorum. Sonra… Sonra, lunaparka gittiğimizi hayal ediyorum. Dönme dolaba biniyoruz. Gökyüzüne ulaşıyoruz adeta. Çarpışan arabalarda deli gibi gülüyoruz. Pamuk şeker yiyorum her yere bulaştıra bulaştıra. Gülüyorsun bana. Öpüyorsun burnumdan. Adalar’da bisiklet sürüyoruz ya da. Bitmeyecek gibi bir yol düşlüyorum o an da. Sonu olmayan, bizi durduramayan. Bunlar en basit hayallerim işte benim. Ama sadece seni düşünüyorum aşk denildiğinde bana.

Bu kadar iyimser miyim? Hayır, değilim. Yanılma. Sadece kötü olasılıkları istemiyorum hayatımda. Endişeleniyorum. Fazlasıyla tedirginim ama gene de engellemiyorum hayal kurmamamı sevgilim.

Benim için aşk, sensin çünkü. Önce bunu anla. Sana aşığım ya da daha ötesi, bunu kavra. Ya da dur. Ne anla, ne kavra. Sadece hissettiğini söyle bana.

Hem, Kürşat Başar’da ne demiş yazdığı bir kitap da: “Herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan âşıksın.” Anlatmaya çalıştığım tam da buydu oysa.

fiskosfiskos:

Hayatımdaki en değerli arkadaşım. Bu kızı öyle seviyorum ki!
Sevmek kelimesi az kalır, bir ikiz için. Arkadaş demek bile istemiyorum. Arkadaşlar gidici ve değişkendir. Biz öyle olmadık, olamadık. Bunu hissediyorum. O aradaki görünmez bağı, hissediyorum. Kopmuyo. Zorladım bir ara gene kopmadı.

fiskosfiskos:

Hayatımdaki en değerli arkadaşım. Bu kızı öyle seviyorum ki!

Sevmek kelimesi az kalır, bir ikiz için. Arkadaş demek bile istemiyorum. Arkadaşlar gidici ve değişkendir. Biz öyle olmadık, olamadık. Bunu hissediyorum. O aradaki görünmez bağı, hissediyorum. Kopmuyo. Zorladım bir ara gene kopmadı.

Yaz geliyor oysa. Havalar sıcak. Güneş tüm güzelliği ile sırıtıyor. Ağaçlar yeşerdi. Bulutlar daha da güzel sanki. Kışlık kıyafetlerin yükü yok oldu. Ama benim üşengeçliğim hâlâ devam ediyor.

Kışın kasvetli havasıyla bırakırım sandım geride her şeyi. Baharın gelmesiyle, yaza yakın olan bu günlerde her şey değişir sandım ama öyle olmadı hiçbir şey. Pardon, tek bir şey dışında. İki buçuk, üç yıllık bir ilişkimden kurtuldum ama ciddi ciddi içimde hiçbir şey kalmayarak kurtuldum ve beni mutlu eden, benim düşüncelerimi ben söylemeden bana yapan, içimdeki ben olan biriyle tanıştım. Yan etkilerini gördüm gerçi. Yazma isteğimin azalması, kitap okurken bile odaklanamama. Yoksa bunlar benim üşengeçliğim mi bilemiyorum ama bir şeyler ters gidiyor gene hayatımda. O’nunla mutlu olsam da genelinde mutlu değilim. Daha doğrusu kendimden mutlu değilim.

Öyle silik, öyle sıradan, öyle üşengeç, öyle tembel, öyle hayat enerjisi kaybolmuş biri oldum çıktım ki… Çok rahatsız olmama rağmen değiştiremiyorum bunu.

İki ay içerisinde birçok insanla tanıştım, çevrem değişti. Ve anlaşmama rağmen, hemen hemen hergün görmeme rağmen hâlâ tam olarak kimin kaç yaşında olduğunu, hangi okula gittiğini gibi somut şeyleri bilmemekteyim ki aslında beni mutlu eden kısmı da bu. Neyse. Bu kadar çok insanla sohbet ederken, hepsinin aslında benim hayallerimi yaşadığını fark ettim. Onlarla vakit geçirirken mutlu olduğum kadar hüzün kapladı içimi. Benim yaşamak istediklerimi yaşıyorlardı hepsi başka başka. Bense sadece dinliyor ve izliyordum. Hâlâ da öyle yapıyorum.

Bu canımı çok sıksa da değiştirmek için çabalayamıyorum, bir şeyler engelliyor adeta. Neyi, kimi bahane edersem edeyim, o engel benim sanırım, itiraf etmek istemesem de…

Bu üşengeçliğimden, isteksizliğimden nasıl sıyrılırım bilmiyorum. Gücüm kalmamış hiçbir şeye.

Artık; yazamıyorum eskisi gibi. Basit cümleler kuruyorum fazlasıyla. Kitap okumayıyorum eskisi kadar. Çabuk sıkılıyor ve anlayamıyorum okuduklarımdan. Müzik dinleyemiyorum. Onlarda sıkıyor sanki beni. Ders hiç çalışmıyorum ki gram istek de yok her zaman olduğu gibi. Tiyatro, şan ve piyano da ilgimi çekmiyor ve hissedemiyorum eskisi kadar.

Ne oluyor bilmiyorum ama bir an önce, yazın gelmesiyle bir neşe dolsun istiyorum. Bir şeyler üretmek, bir şeyler yapmak istiyorum. Tatile çıkmak, havuza girmek için bile heyecanım olsun istiyorum.

Donuk olmaktan, hissiz kalmaktan öylesine sıkıldım ki… Yok etmek istiyorum şimdi ki beni, yeni bir ben istiyorum, hayalimdeki kişiyi.

Sanat, sanat içindir düşüncesine tamamen karşıyım. Sanat, toplum için olmalıdır.

Sanat, sanat için; çikolata ve şeker gibidir. Aynı bokun laciverti misali. Tuzlu da olmak zorundadır ki bir bütüne ulaşsın dengeyle.

Tiyatroyu ele alırsak, tiyatro; insanı insana insanla insanca anlatma sanatıdır. İnsansız varolmayan bir şeydir. Amaç; topluma yöneliktir. Bir şeyleri ağlatarak ya da güldürerek fark ettirme çabalarıdır. Toplumu yani halkı küçümseyerek sanat yapamayız. Halk olmadan sanatın bir anlamı yoktur bence. Seyircisi olmayan, boş bir sahnede oynanan oyunun da tadı olmicağı gibi… Amaç, halka-seyirciye bir şeyler kazandırmak, düşünmelerini sağlamaktır. Sanat ve toplum ayrılmaması gereken ikili, bir bütündür.

Artık ne kadar toplumun sanata saygı var tartışılır ama bu sanat ve toplumu ayırmak için bir neden değildir. Evet, tiyatro kötüdür. Düşündürür! Artık önemsenmicek kadar küçük görülse de sanat yüce bir değerdir. Toplum da küçültse bunu gene de sanat toplum içindir.

Sonuçta bir tiyatro sanatçısının ihtiyacıdır iki elin birbirine çarpıp, çıkardığı alkış sesi. Gerisi iki halas bir hevestir.

“Bu kitabı benim için okur musun?” dedi. Şaşırmıştım. İlk defa biri bana böyle bir şey diyordu. Ben isterdim bunu sevdiğim kişiden hep. Bana yapılmasını da isterdim ama yapmazdı, alışmıştım. Tabii herkes bir değilmiş bunu anladım.

Rüya gibi zaten. Gerçek değilmiş gibi. Benim düşüncelerimi, istediğim şeyleri ben demeden yapan biri. Öylesine tatlı, öylesine şapşal biri.

Nasıl girdin hayatıma sevgilim anlamış değilim. Bu hale nasıl geldik onu da çözebilmiş değilim. Mucize gibi diyebilirim. İyi ki diyebilirim. Bilmiyorum, tüm iyi olan şeyleri söyleyebilirim.

Sen ki; hayalimdeki ilişkiyi bana yaşatan kişi… Anasıfındaki çocuklar gibi kavga ettiğim, birbirimizi sinir edip sonra seni ısırdığım, ısırmıyım diye kaçtığın ve peşinden koştuğum, yanında uyuyakaldığım, bir kediyi paylaşamadığım, açım diye bana bir şeyler hazırlarken izlediğim, sevdiğin müzikleri dinlediğim, hergün seni görmek için yırtındığım, öpmeye doyamadığım ve daha sayamadığım bir çok şeyi bana yaşatan kişi… Ben nasıl olur da sevmem, bırakırım seni?

Hayat seninle daha anlamlı, daha yaşanır.

Sen… Çok sevme ama hep sev olur mu beni? Sarıl ve öyle bir tut ki elimi, bırakma hiç mesela, olur mu ki?

Adlarımızı bilmediğimiz, sesimizi dahi duymadığımız bir dostluk bu. Dostluk mu onu bile bilmiyorum. Hiçbir şeyin adı ve kısıtlaması yok çünkü. Sadece “yağmuradam” ve “mavibisiklet”iz biz.

Çok şekeriz gerçekten. Pembe ve mavi gibi. “Pembeyi çok seversin, ben de maviyi çok severim.” dedi. Ve işte gerçekten de öyleydi.


Sadece düşüncelerimizin önemi olduğu, diğer her şeyin somut ve anlamsızlaştığı bir ilişki bu. Öylesine tatlı, öylesine mutlu eden, öylesine içten gülümseten…

Teşekkür ederim, yağmuradam.

Gecenin bir vakti arayıp bölmüştün uykumu. Alkolün etkisi olsa gerek. Uyku sersemi açtım telefonu. Arkadan gelen sesler… Müzik sesleri karışmış insan seslerine, sen başroldesin merak etme. Tartıştığımızı anımsıyorum. Uykum var diyorum, uyu diyorsun. Uyumicam diye diretiyorum. Ben direttikçe uyu diyorsun. A be salak, o zaman ne arıyosun? Konuşalım işte, kapatamam öyle aramışsan!

Sürekli beni sevdiğini söylüyorsun. Telefonu kapatırken de “Evlen benimle!” diyorsun. “Olur!” diyorum ama yarı uyuyorum. Sabaha hatırlamicaz belki ikimizde. Hayal mayal ya da rüyadır dicez, bilemiyorum. Gene de gülümsüyorum. Mutlu uyuyorum.

Çünkü; seni seviyorum. Tipini değil, düşüncelerini seviyorum. Benim karşımdakine yapıp, kendime beklediklerimi ben daha sana söylemeden, senin kendi isteğinle yapmanı seviyorum. Size geldiğimde kediyi de ayak ucumuza alıp, uyumamızı seviyorum. Hatta ilk sana ne kadar “UYUMA” diye bağrınsamda belimden sarıldığın an o güvenle uyumayı seviyorum. Bana anlattığın hayallerini seviyorum. Geçmişte yaşadığın iyi-kötü ne varsa hepsini seviyorum. Şu an bu noktaya getiren onlar seni, biliyorum. Hasta olduğumda nazımı çekmeni, öksürdüğümde sıcak su getirmeni seviyorum.

Sonra; seninle Adalar’a gitmek istiyorum. Bisiklete binmek, saatlerce başıboş dolaşmak istiyorum. Yolda gördüğümüz çocuklara el sallamak istiyorum. Bana pamuk şeker al istiyorum mesela. Eve gittiğimizde battaniye altında film izlemek ve belki arada öpüşmek…

Çok şey istemiyorum senden sevgilim. Sadece bana hissettir istiyorum, ondan öte, ne varsa seninle yaşamak istiyorum.

Hayatımı değiştir istiyorum. Öyle bir an da gir ki, mucize gibi bir şey bu diyebileyim istiyorum.

Hayır, her şeyi unut. Sadece seni ne çok sevdiğimi bil istiyorum sevgilim.

Hayatımda yaptığım adam gibi ilk ve tek resimlerdir! Müjdat Gezen Yaz Okulu’nda zorla yaptıralan resimler… Şimdiki aklım olsa direniceğime öğrenirdim. “Nasıl olsa parasıyla değil mi, hem eğlenmeye geldim zorlayamazlar.” düşüncesi, “Ya ben çizemiyorum, hocam sen çiz ben boyıyım.” diretmeleri… Ne kadar gereksiz ve aptalcaymış. Uğraştığım başka bir hobim olurdu elimde mesela.

Şimdiki aklım olsa da geçmişe dönsem diyorum hep ama nafile.

Bazen, sadece özlüyorum.

Sana baktığımda kendimi değil de olmak istediğim kişiyi görüyorum. İçimdeki bensin sanki başka bir beden de.

Tumblr Cursors | Tumblr Theme